Mış Miş Sıfat Fiil Mi?
Dil, insan düşüncesinin en derin ve karmaşık formlarından biridir. Her dil, kendine özgü bir düşünme biçimini, bir dünyaya bakış açısını ve bir toplumsal yapıyı temsil eder. Türkçe’deki “mış” ve “miş” eklerinin sıfat fiil olup olmadığı gibi sorular, yalnızca dilbilgisel meseleler değil, aynı zamanda dilin felsefi boyutunu da anlamamıza olanak tanır. Dil, varoluşumuzu nasıl şekillendirir? Geçmişin, bilginin ve anlamın dilde nasıl varlık bulduğunu düşündüğümüzde, bir dilbilgisel yapı, düşüncenin çok ötesine geçer.
Bu yazı, dilin derinliklerine inmeyi, yalnızca dilbilgisel kuralları değil, ontolojik, epistemolojik ve etik açılardan da “miş” ekinin ne anlama geldiğini sorgulamayı amaçlıyor. Dilin yapısal özelliklerini, zamanla olan ilişkisini ve “miş” gibi küçük eklerin insanın düşünme biçimine nasıl etki ettiğini keşfetmek istiyoruz.
Ontolojik Bir Perspektiften “Mış” ve “Miş”
Ontoloji, varlık bilimi olarak, varlıkların ne olduğunu, nasıl var olduklarını ve varlık ile zaman arasındaki ilişkiyi inceler. “Mış” ve “miş” gibi ekler, dilin zamanla kurduğu ilişkiye dair ontolojik bir farkındalık yaratır. Peki, bu ekler sadece dilbilgisel formlar mı, yoksa geçmişin bir izini, bir varlık izlenimini mi taşır?
Mış’lı geçmiş zaman, duyumlar üzerinden bir bilgiyi yansıtan bir yapıdır. Başkasından duyduğumuz veya gözlemlediğimiz bir olayı anlatırken kullanılır. Türkçe’deki “miş” ekinin işlevi, doğrudan deneyimle değil, dolaylı bir şekilde bilgi edinme üzerine kuruludur. Ontolojik açıdan, bir varlık ne kadar “gerçek” ve “doğrudan” olabilir? Eğer bir olay ya da durum, bizzat yaşanmışsa ve bu deneyim üzerinden bir şeyler anlatılıyorsa, o zaman ne derece “gerçek” kabul edilir?
Filozoflar, Platon’un İdealar Kuramı’ndan, Heidegger’in zaman anlayışına kadar, zamanın ve varlığın bir insanın gerçeklik algısını nasıl şekillendirdiğini tartışmışlardır. Platon’a göre, sadece İdealar (mutlak gerçeklikler) doğrudan bilgiye sahiptir, diğer her şey bir yansıma ya da taklittir. Bu görüş, “miş”li geçmiş zamanla çok benzer bir yapıya sahiptir: Bir olay, “gerçek” değil, ancak başkalarından edinilen bir bilgi ya da yansıma olarak dilde var olur. Buradan yola çıkarak, “miş” ekinin bir olayın gerçekliğini değil, o olayın bir izini taşıdığını söyleyebiliriz.
Heidegger’in zaman anlayışında ise, zaman sadece şimdiki zamanın bir yansıması değil, geçmişle olan sürekli bir ilişkidir. “Miş” ekini kullandığımızda, geçmişle olan ilişkimizi, geçmişin sadece bir hatıra değil, sürekli bir etkileşimde bulunan bir varlık olarak kabul ediyoruz. Heidegger’e göre, bu etkileşim “varlık”la olan ilişkimizi kurar ve dil, bu ilişkilerin bir yansımasıdır. Geçmişin “miş”li hali, sürekli bir varlık ve zaman içinde var olmanın izlerini taşır.
Epistemolojik Perspektif: Bilgi Kuramı ve “Miş”
Epistemoloji, bilginin doğasını, sınırlarını ve doğruluğunu inceler. “Mış” ekinin epistemolojik anlamı ise, bilginin ne kadar güvenilir olduğu ve ne kadar doğru olduğuyla ilgilidir. Türkçe’deki “miş” ekini, “duyduğum kadarıyla” veya “söylenenlere göre” gibi ifadelerle karşılaştırabiliriz. Bu, bir bilginin doğrudan gözlemden değil, dolaylı bir kaynaktan alındığını gösterir.
Felsefede Descartes’tan Nietzsche’ye kadar birçok düşünür, bilginin güvenilirliği ve kaynağı üzerine derin tartışmalar yapmıştır. Descartes, “cogito ergo sum” (düşünüyorum, öyleyse varım) diyerek bilginin güvenilirliğini, insanın kendi düşünme sürecine dayandırırken, Hume ise duyusal algının sınırlı olduğunu vurgulamıştır. “Miş” ekindeki bilgi, tam anlamıyla birincil bilgi kaynağından alınmamıştır. Bu, bilgi kuramı bağlamında, bilginin doğruluğuna dair önemli bir soru doğurur: Gerçek bilgi ne kadar “gerçek”tir, eğer bir olay bizzat deneyimlenmemişse?
Günümüzde epistemolojik bir tartışma, sosyal medya ve dijital çağda yaşanan bilgi kirliliği üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu bağlamda, “miş” ekindeki bir bilgi de sosyal medya aracılığıyla aktarılmakta, ancak kaynağının güvenilirliği sorgulanmaktadır. “Miş” ekinin epistemolojik anlamı, bazen doğru ve yanlış arasındaki çizgiyi daha da bulanıklaştırabilir. Bu yüzden, bilginin doğruluğu üzerine bir sorgulama yapmak, epistemolojik bir gereklilik halini alır.
Etik Perspektif: Duyum ve Ahlaki Sorumluluk
Etik, doğru ve yanlış arasındaki sınırları çizen, insanların toplumsal ilişkilerini şekillendiren bir felsefe dalıdır. “Miş” ekinin etik boyutu, bir bilginin nasıl aktarıldığı ve bu bilginin doğru olup olmadığı ile ilgilidir. Eğer bir kişi, bir olay hakkında “müş”lü geçmiş zaman kullanıyorsa, bunun etik bir sorumluluğu olabilir. Çünkü bu bilgi, başkasının deneyimi veya gözlemi üzerinden alınmış ve aktarılan bir şeydir.
Dilin etik boyutu, çoğu zaman sadece doğruyu söylemekle kalmaz, aynı zamanda doğruyu ne şekilde aktardığımızla da ilgilidir. Immanuel Kant’ın “doğruyu söyleme” ilkesine göre, doğruyu söylemek, kişilerin haklarını ve onurlarını savunmak demektir. “Miş” ekinin etik boyutunda ise, başkalarının deneyimlerini aktarırken, yanlış anlamaların ve çarpıtmaların önüne geçilmelidir. Aksi takdirde, bir olayın anlatılması, bilinçli ya da bilinçsiz olarak manipülasyona dönüşebilir.
Eğer birisi hakkında, “o çok çalışkanmış” deniyorsa, bu bir “müş”lü anlatımdır. Ancak bu, doğrudan gözlemlerle değil, başkalarından duyduğumuz bir izlenimdir. Bu noktada, bilgi aktarırken, aktarımı yapan kişinin etik sorumluluğu devreye girer. Bilgiyi doğru aktarmak, yanlış anlamalara ve toplumsal zarar verilmesine engel olma yükümlülüğü getirir.
Sonuç: “Mış” Miş, Gerçekten Bir Sıfat Fiil Mi?
“Mış” ekinin sıfat fiil olup olmadığı, yalnızca dilbilgisel bir tartışma değil, aynı zamanda dilin nasıl çalıştığına, anlamın nasıl şekillendiğine dair derin bir sorgulama alanı yaratır. Bu yazı boyunca, “miş” ekini ontolojik, epistemolojik ve etik açılardan ele aldık. Dilin bir toplumun düşünme biçimini nasıl etkilediğini ve bilginin ne kadar güvenilir olduğunu tartıştık. Geçmişin bir izini taşıyan bu ek, dilin nasıl zamanla ilişkili olduğunu ve aynı zamanda toplumların dünyayı nasıl algıladığını gösteriyor.
Bir düşünür, “Dil, düşüncenin vücuda gelmiş halidir” demişti. “Miş” ekinin anlamını tam olarak kavrayabilmek için, sadece dilbilgisel bir çözümleme yapmak yeterli olmaz. O zaman dilin arkasındaki felsefi, toplumsal ve etik boyutları da göz önünde bulundurmalıyız. Bir şey “müş”lü anlatıldığında, bir parça eksik midir? Ya da gerçeklik, dilde her zaman tam olarak var olur mu?